Bunalimdan çikiş vakti | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Bunalimdan çikiş vakti

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
932
Puanları
18
BUNALIMDAN ÇIKIŞ VAKTİ

SELİM GÜRBÜZER

Türkiye’de gün olmuyor ki bunalım hiç eksik olmasın. Eksik olmaması da gayet tabiidir. Çünkü tüm dünyanın gözü kulağı bizim üzerimizde hala. Olsun hiçte önemi yok, esas olan yaşadığımız bunalımların nedenlerini iyi tetkik edip gerekli önlemleri alabilmek ve yerinde çözümler üretebilmek çok önem arz etmektedir. Buna mecburuz da. Hani bunalım tek boyutta seyretse gam yemeyiz belki. Maalesef ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarda tüm hızıyla kendini hissettirmekte habire. Madem öyle, tüm bunalımlardan çıkma vaktidir. Ancak bunun için acaba sihirli bir değnek var mıdır, yoksa 'aman boş ver, bunalımdan çıkmak bize mi düştü' deyip kenara çekilmek mi vardır. Hiç kuşkusuz her iki tutumda tasvip edilemez. Nitekim kolaya kaçmak olur bu.
Artık günümüz Türkiye’sinde sendikal haklar, asgari ücret, sosyal güvenlik, yönetime ve kâra katılma gibi talepler sosyal hayatta ağırlıklı değer olarak damgasını vurmakta. Dolayısıyla bu durum ağırlıklı olarak siyasete de yansımakta. Ne var ki gerek çarpık sosyo-ekonomik yapılanmalar, gerek anarşizm, gerekse kimlik krizi gibi problemler birtakım taleplerin karşılık bulmasında engel durum teşkil edebiliyor. Hatta Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik öneme haiz bir ülke konumda olması üzerimizden bunalım sarmalının hiç eksik olmayacağının göstergesi gibi duruyor. Dolayısıyla bu durumu göz ardı edemeyiz, her karşımıza çıkabilecek bunalım sarmalı karşısında yaklaşımımız masalcı, destanî ve hissi duygulardan uzak analitik perspektiften bakmayı gerektirmekte. Hele dört bir yanımızın ateş çemberiyle çevrilmişliğimizi göz önünde bulundurduğumuzda sorumluluğumuz bin kat daha da artmakta. İşte bu yüzdendir ki her an bizi ateş çemberi içerisine alacak olaylara karşı sadece sebep netice çerçevesinde yaklaşmak yetmez, illa ki çözüme yönelik projeler üretmemizde gerekir. Her şeyden önce hedefimizi 2023 Yeni Türkiye’sine göre belirlememiz gerekir. Sadece hedef belirleyecek olan biz mi, şüphesiz buna toplumun tüm katmanları ve tüm sivil toplum kuruluşları da dâhil elbet. Şayet ‘devlet-millet-sivil toplum’ dayanışmasını Yeni Türkiye’nin oluşumunda topyekûn kalkınma seferberliği ruhuna dönüştürebilirsek biliniz ki bu yekvücut halimiz diriliş muştumuz olacaktır. Aksi takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefi ütopik bir tutku olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Bakınız şöyle gelişmiş ülkelerin geçmişine, yaşadıkları bir takım süreçlerden dersler çıkararaktan pek çok meselelerin üstesinden geldiklerini görürüz. Madem öyle bizim hayda hayda üstesinden gelmemiz icab eder. Çünkü Avrupa nice kanlı hadiseler ve kanlı darbeler yaşadıktan sonra sonra ancak Rönesans’ını gerçekleştirebilmiştir. Hele şükür bizde 15 Temmuz kanlı ihanet darbe girişimi hariç Avrupa’daki gibi kanlı sahneler pek yaşanmadı. Besbelli ki kültür kodlarımız sevgi mayasıyla yoğrulmuş, bu coğrafyada nasıl kan dökülebilir ki. O halde daha ne duruyoruz mayamızda mevcut olan sevgi hamuruyla gönülleri fethedip yeniden dirilişe geçme vaktidir.
Hiç kuşkusuz ülkemizde bunalıma yol açan faktörlerin arka planında başta ekonomik, sosyal ve siyasi hayatımıza sirayet eden Makyavelist bezirgânların yanı sıra birde buna ilave olarak Yeni Dünya Düzeni aldatmacısının önümüze koyduğu kur oyunları vardır. Yine de her ne sebep olursa olsun vakit ‘başımızı kuma gömüp ağlama duvarı olmak’ vakti değildir, hele geleceğe karamsar bakmak hiç değildir, vakit ‘ ufkumuzu aşan projeler ortaya koyup dirilişe geçme’ vaktidir. Bilhassa bunu Ortadoğu ekseninde düşündüğümüzde her an bizi ateş sarmalı içine alacak olaylar karşısında “aman boş ver banana’’ deme vakti de değil. Asla böyle vurdumduymazlık lüksümüz yoktur, eğer boş verirsek bir gün gelir o ateş sarmalı bizi de yakıp kavurur. O halde gelin boş vermişlerden olmayalım, her daim bardağın dolu tarafına bakalım ki boşlanmayalım. Mazlumlara kol kanat gerelim ki, tıpkı sahabenin doğup büyüdüğü Mekke topraklarından Medine’ye hicret ettiklerinde kendilerine kucak açan Ensar’lardan olalım. Ensar olalım ki, tıpkı Mekke'nin fethinde olduğu gibi tüm mazlumlarla birlikte felaha erebilelim.
Bir an başı dara düşmüş mazlumların halini bir düşünün, bilmem buna hangi yürek dayanır ki. Hele birde bir yandan tüm dünyanın gözü önünde toplu can kıyımları yaşanırken diğer yandan da lüks ve sefahat içerisinde çılgınca eğlenenlerin halini bir düşünün. Şimdi gel de bu çarpık tablo karşısında mazluma kol kanat germeyelim de kime gerelim. Hiç kuşkusuz bize mazlumlardan yana 'Ensar' olmak yakışır. Sakin ola ki, nasıl olsa kaderde ne yazılmışsa o olur düşüncesiyle Ensar olmaktan vazgeçilmesin. Elbette ki tevekkül etmek güzel bir haslet, ancak sahabe örneğinde olduğu gibi önce devenin yularını ağaca bağlayıp sonra tevekkül etmek esas olmalıdır. Kaldı ki nice badireler atletmiş bir millet olarak daha bir yoğurdu üfleyerek yememiz icab eder, nitekim mazlumlara umut olma noktasına gelişimiz hiçte kolay olmadı. Düşünsenize dünyanın neresinde mazlum var biz oradayız artık. Allah korusun bu ülkenin Ensarları bir düşmeye dursun ne içte ne de dışta doğru dürüst elimizden tutan olur, bir tekmede içimizde ki hainler vurur. Böylece mazlumların umut kapısı da kapanmış olur.
Bakmayın siz öyle televizyon ekranlarında hemen her gün boy gösterip karnından konuşarak insan haklarından dem vurmalarına. Ve yine siz bakmayın öyle günlük sinekkaydı tıraş ve tam takım kravat elbise giyip de ahkâm kesmelerine, aslında onlar elifi gördüklerinde mertek zanneden tiplerdir, asla kanayan yaraya merhem olmazlar. Onlar her ne kılık kıyafette olursalar olsunlar, bize Ensar olmak yaraşır.
Ki, biz onları 27 Mayıstan, 12 Eylülden, 28 Şubattan, Gezi kalkışmasından, 17 Aralık MİT Tırlarını durdurma hadisesinden ve 15 Temmuz Hain Darbe girişiminden biliriz. Bu millete operasyon çektiler de ne oldu, sonunda kazanan bu milletin derin sinesi oldu. İyi ki de ülkemiz “Kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir” hadis-i şerifin mana ve ruhuna sadık bir liderine kavuşur oldu. İşte onca çekilen sıkıntının ardından nihayet rahat nefes alır konuma geldik. Bu noktada Adnan Menderes ilk soluktur, Turgut Özal ikinci soluğumuz, Muhsin Yazıcıoğlu üçüncü soluğumuz, Tayyip Erdoğan ise dördüncü soluğumuzdur. İşte böylesi değişimci liderler bağrımızdan çıkıyor da arada bir nefes alma imkânı bulabiliyoruz.
Malum, Tayyip Erdoğan dönemi gündem belirleyen bir Türkiye dönemidir. Şayet sonrasında yeni bir tufanla karşılaşmamak istiyorsak böylesi liderleri bağrımızdan çıkarmak zorundayız. İcabında bu da yetmez kendimiz gibi olmak durumundayız. Zaten maşa değil kendimiz olduğumuzda ekonomiyi üst birim, manevi ve sosyal değerleri alt birim olarak esas alacağımızdan sosyal olaylara meydan vermemiş oluruz. Yok, eğer kendimiz gibi değil de kökü dışarıda bir takım mihrakların güdümünde olduğumuzda tıpkı Marksizm’de olduğu gibi temel değerleri üst birim, maddi değerleri alt birim olarak ele alacağımızdan dolayı hiç bir zaman başımız dertten kurtulmayacak demektir. Zira bunalımların kaynağında maneviyatsızlık yatmaktadır. Kaldı ki, bizim öz kültür ve medeniyet kodlarımız manevi temeller üzerine inşa edilmiştir. İşte bu nedenledir ki ısrarla ‘Medeniyetler para ile değil inançla kurulur’ diyoruz. Hele bu temel kültür kodlarımızı bir de bilgi donanımıyla taçlandırdığımızı düşünün evvel Allah'ın izniyle hertürlü bunalımın üstesinden geleceğimiz muhakkak. O halde, daha ne duruyoruz, üzerimize çökmüş ölü toprağı bir an evvel atıp maddi ve manevi kalkınma seferberliğine koyulma vaktidir.
Bakın Moltke, II. Mahmut döneminde ayağının tozuyla ülkemize adım attığında bir araştırmacı gözüyle devlet çarkının işleyişine şöyle bir baktığında birde ne görsün temel servet kaynağının “devlet kapısı” olduğunu gözlemler. Gerçekten de yerinde bir tespittir. Düşünsenize bugün geldiğimiz noktada bile bir takım siyasilerin halen devleti “ekmek kapısı” olarak takdim ettiği artık bir sır değil. Hadi Osmanlı’nın o günkü şartlar itibariyle merkeziyetçi yapısı gereği devlet baba geleneği makul görülebilir, ama aynı devlet baba geleneği anlayışını günümüz bilgi çağında sürdürmek abesle iştigal olur. Artık çağımızda toplum devlet için değil, devlet toplum için var ilkesi esastır. Hakeza devlet hakim devlet değil hadim (hizmetkar) devlet olması esastır. Dolayısıyla bulunduğumuz çağ itibariyle bilgi çağının önümüze koyduğu teknolojik gelişmelere adapte olmak kaydıyla özel teşebbüsün ağılıkta olduğu 'kökü mazide âtî olma’ vaktidir.
Bilhassa eski Türkiye’de insanımızın kendini ifade etmekte birtakım sıkıntılar yaşadığı bir vaka. Hele şükür artık Yeni Türkiye’den söz eder hale gelebildik. Ancak Yeni Türkiye'nin kalıcı temeller üzerine inşa edilmesi için sadece düşünce özgürlüğü önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak yetmez, bunun yanı sıra “Erdemli, cesaretli ve iradeli bilgi toplumu” olmakta gerektirir, hatta bu da yetmez bilgi ötesine de sıçramak şarttır. Çünkü hiçbir toplum durağan yani statik bir yapı içerisinde varlığını devam ettiremez, mutlaka değişime yelken açmak zorundadır. Yok, eğer sırf tarım toplumu refleksiyle hareket edilecekse biliniz ki bu kafayla bir arpa boyu yol kat edilemeyecektir. Madem öyle vakit ‘köhne ve demode olmuş anlayışları terk etme’ vaktidir. Artık dünyadaki gelişmelere kapalı ülke konumda kalmak bize zûl gelmeli. Mutlaka köklerimizden bağımızı kopmaksızın bilgi çağının gerektirdiği refleksle hareket etmek durumundayız. Bakmayın siz öyle militarist ve oportünist yaklaşımlarla toplumu üsten aşağı formatlamaya çalışanların çığırtkanlıklarına, yeri geldiğinde tepeden yönlendirici ve toplumu dizayn etmeye yönelik politikacıların heveslerini kursaklarında bırakacak irade, erdem ve cesaret bu milletin sinesinde ziyadesiyle mevcut zaten. Bakın koyun sandıkları o toplum yeri geldiğinde sandıkta hadlerini bildirip oyunlarını bozabiliyor. Sadece sandıkta mı, tıpkı 15 Temmuz hain darbe girişiminde tankların altına yatarak ta heveslerini kursaklarında bırakabiliyor. Ne diyelim bize böylesi bir necip milletin elini öpmek düşer.
Demokraside üç saç ayağı vardır.

Seçilmiş Başkanlık çatısı altında ‘Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum’ tam demokrasiye giden yolda olması gereken üç sacayağıdır. Artık ülkemizde gelinen noktada güçlü meclis, güçlü yürütme, güçlü iktidar var olmasına var ama demokrasinin olmazsa olmaz şartı diyebileceğimiz sivil katılım sacayağı aksar durumda. Oysa “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum” üçlüsü uyum halde işlerlik kazanmadığı müddetçe tam demokrasiden söz edemeyiz. Bürokrasinin ve 'sivil inisiyatif' oluşumların güçlü meclis ve güçlü yürütmeden kopuk olması ya da tam tersi durumun olması sosyal bunalımları beraberinde getirebiliyor. Hele bürokrasinin ve sivil toplum örgütlerinin kendi başına buyruk kesilmelerine hiç tahammülümüz olamaz. O halde yöneten-yönetilen, millet-devlet ikilemler arasındaki uyumsuzluklar her neyse onları bir bir tespit edip uyumlu hale getirme vaktidir. Ne de olsa Türkiye başkanlık sistemine geçmiş durumda, o halde toplumu tepeden tırnağa dizayn eden köhne uygulamalara son vermek pekte zor olmasa gerektir. En azından özel bir çaba gerektirmeyecektir. Allah’a çok şükürler olsun ki Menderes’in 'Yeter artık söz milletindir' çizgisinden Tayyip Erdoğan'ın 'Sözde, kararda milletindir' çizgisine geldik. Malum, eski Türkiye’de bir takım siyasiler toplumu ancak seçim zamanlarında hatırlardı, hatırladığı zamanlarda da habire oy istiyorlardı, ama her nedense topluma “gelin siz de yönetime katılın” denmiyordu. Çünkü halk onların nazarında sadece birer oy deposuydu. Dedik ya, neyse ki köprünün altından çok sular akıp geçti de edindiğimiz ibretlik tecrübelerle en nihayetinde halkımızla birlikte bizi “oy deposu” olarak gören zihniyete pek itibar etmez olduk, böylece halk kendisiyle hemhal olacak lider etrafında teşkilatlanmakta. Bu sayede halk her türlü platformda sivil inisiyatifini de ortaya koyup kararda bizimdir diyecek noktadadır. Hatta halkımız değişik isimler altında dernekler, vakıflar kurmak suretiyle “örgütlü toplum” olma yolunda çaba içerisine girmiş durumda. Böylece halk bir takım taleplerini örgütlendikleri sivil teşkilatlar aracılığıyla yönetimde ağırlığını ortaya koyabiliyor artık. Gerçekten bu tür sivil dayanışma örgütlenmeler eski Türkiye'nin ayak izlerini silmesi bakımdan son derece sevindirici, ama buda yetmez daha çok kat edilmesi gereken pek çok aşamalar var. Madem öyle, tez elden sendikalar, sosyal güvenlik kuruluşları, dernekler, vakıflar ve bütün sivil toplum teşkilatların ve halkın yönetime katılma gibi hamlelerini daim kılacak başkanlık sistemini taçlandırma vaktidir. Taçlandıralım ki, eski Türkiye’den kalan alışkanlıklarımız tamamen ortadan kalkmış olsun.
Evet, Eski Türkiye’nin alışkanlıkları tamamen ortadan kalksın ki toplum kendi kendini idare etme bilincine varsın. Zaten bu bilince vardığımızda her şeyi devletten bekleyen zihniyet tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Başkanlık çatısı altında ileri seviyede demokratik yapılanma için “Güçlü meclis, güçlü iktidar, güçlü sivil toplum” üçlü sacayağının uyum içerisinde işler hale getirmek elzem gözüküyor.

GENÇLİK BUNALIMI
Türkiye’nin bir diğer kanayan yarası da hiç kuşkusuz gençlik meselesidir. Öyle ki, geçmişte yaşanan bir takım krizlerin açtığı travmalar Türk gençliğinin kültür kodlarında var olan aksiyoner ruhunu tarumar etmeye yetmiştir. Evet, dünyanın en genç nüfusuna sahip ülkeler arasındayız ama yaşlı Avrupa her nedense aksiyoner ruhunu yitirmiş genç nüfusumuzdan bile tedirgin haldedir. Hele birde gençliğin dirilişe geçtiğini düşünün kim bilir ne halde olurlar. Madem öyle Şairin “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” dediği gençliği yetiştirme vaktidir. Sakın ola ki 'Fetih' deyince sadece kılıç fethi anlaşılmasın, aynı zamanda buna bilgi donanımı da dâhil olup çağlar üzerinden sıçrama hamlesinin açılımı fetih olarak bilinmeli. Dolayısıyla modern çağın en üst seviyesine sıçramak için gençleri sosyo-ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda en iyi bir şekilde donatıp yeni fetihlere açılma vaktidir.
Şurası muhakkak gençliğin dinamizm kazanmasına yönelik önündeki tüm engeller kaldırılmadığı sürece o özlenen bir elde maneviyat diğer elde teknik donanıma haiz alperen neslin doğması hayal olur. Düşünsenize gelinen noktada hala gençlik “Ben kimim?” sorusunun cevabını bulamamanın ezikliğini yaşamakta, aslında bu bir anlamda kimlik krizi hadisesidir. Hele şöyle bir etrafımıza baktığımızda her geçen gün etrafımızda kimlik krizi geçiren gençleri gördükçe doğrusu kaygılanmamak elde değil. Maalesef normsuzluk veya çözülme bizim açmazımızdır. Bu yüzden Türkiye neydip edip hedef edindiği 2023 Yeni Türkiye’ projeksiyonunu tıpkı Şeyh Edebali’nin ve Osman Gazi’nin birlikteliğinde olduğu gibi öz kültür mayasını katarak ilerlemeli. Katmalı ki 2023 yeni Türkiye’sinde Horasan erenlerinin üflediği nefesle maddi ve manevi donanıma haiz o özlem duyduğumuz Alperen gençlik gün yüzüne çıkmış olsun. Böyle bir gençlik doğduğunda biliniz ki karşımıza her ne bunalım çıkarsa çıksın üstesinden gelmemiz çok kolay olacaktır. O halde vakit ‘kimlik krizini derinleştirmeye mahal bırakmaksızın kültür politikalarına ağırlık verme’ vaktidir.
Toplumun yıllardır yanlış izlenen politikalardan bıkmış olduğu o kadar her halinden belli ediyor ki, artık ne olacaksa olsun türünden sonunda ölümde olsa her türden bunalımın bir çırpıda çözülme arzusundadır. Madem öyle, karanlık güçlerin zayıf yanlarımızdan yararlanmalarına fırsat vermeksizin Başkanlık sistemi çatısı altında örgütlenmiş sivil katılımcı anlayışı yerli yerinde oturtturmak lazım gelir. Aksi halde içi boş sloganlar ve suni sihirli formüller gençliği daha çok oyalayıp yolumuzdan alıkoyabilir.
Evet, Yeni Türkiye uzun vadeli projelerle her daim başını ağrıtacak gibi gözüken kimlik krizi meselesini çözmek mecburiyetindedir. Eski Türkiye’nin şöyle hal ve ahvaline bir bakın ipin ucu kimin elinde belli değildi. Siyasi kirlilik desen had safhadaydı, bakın bir hanım milletvekili olmuş ama sırtını millete değil sırtını Kandile dayadığından söz edebiliyordu, muhalefet desen hak getire Pensilvanya’da ki ihanet çetesi karargâhının oyuncağı olmuş durumdaydı. Şayet uyanık olmazsak, ya da rehavete sürüklenirsek devlet ve toplum arasında uçurum yeniden depreşip kriz hale dönüşebilir. Allah korusun krize yakalandığımızda hiçbir nutuk hiçbir söylem gençliğe etki etmez de. Neyse ki sözlerin biri bin ettiği kuru sıkı lafların edildiği devirler artık çok gerilerde kalmış gözüküyor. Bu yüzden halkımız daha çok ülke meselelerine kim çözüm getirir, kim çalıp çırpmadan iş yapar, kim proje üretir bu tip liderlere itibar etmekte ve yöneticisini de bu kriterler ölçüsünce belirlemektedir. Hatta sadece belirlemekle yetinmez gerektiğinde asıl söz sahibinin birinci derecede kendisi olduğunu dile getirip Ziya Paşa'nın o meşhur “ayinesi iştir, kişinin lafa bakılmaz” sözünü ilke edinir de.
Hiç kuşkusuz her türden bunalıma karşı hal ve çarenin bir başka kesin çözüm yolu da ekonomiyi üst birim, sosyal ve kültürel değerleri temel birim olarak ele almaktan geçmektedir. İşte bu nedenle gençliğe ne komünizm ne de kapitalizm model olabilir. Yukarıda da belirttik ya Marksizm’de ekonomi her şeyin temeli ilan edilmiş, kültürel değerler desen hiç umurlarında bile değil, kültürel değerler onlar için sadece üst birim olarak arka plana itilmiş bir müzelik eşyadır. Her neyse onlar kültürel değerleri arka plana iterek eşyalaştıra dursun bizim asıl yapmamız gereken gençliğe sosyal bütünleşmeyi birliğimizi ve dirliğimizi güçlendirecek biricik temel değerleri kazandırmak yaraşır. Tabii bu arada manevi kalkınmamızı gerçekleştirirken de maddi kalkınmanın en önemli unsuru bilgi teknolojisini de ihmal etmeyeceğiz. Bunun içinde dertli olmakta gerekir, çünkü bizim kodlarımızda Yunusça insanımızı ‘Yaradılanı severiz Yaradandan ötürü’ sevip Ferhat’ça dağları delerekten tüneller açmak vardır, Fatihçe gemileri karadan yürütüp denizin altından Marmaray yapmak vardır. İşte bu öyle bir sevgi selidir ki Türkiye’nin yeniden dirilişine vesile olacak çağ atlama deryasıdır. Bu arzu yeni değil elbet, yöneticilerin hiçbir aracı kurum kullanmadan yönetilenleri doğrudan doğruya muhatap aldığı bir Türkiye tablosunun doğma arzusu öteden beri içimizde var olan bir memleket hasretidir. Dikkat edin hasret dedik, yani laf ola beri gel türünden hasret değil, bilakis bu işler ciddi manada toplumun temel dinamikleriyle uyumlu projeler üretmenin hasreti bir bilinçlenmedir. Zaten lafla peynir gemisi yürümez ki. Her ne kadar bir zamanlar çözüm diye yutturulan reçeteler gençliğimizin aklını çelse de artık onca yaşananlardan sonra gördük ki bir noktadan sonra suni reçeteler cazibesini yitirip tarihin harabelerine gömülebiliyor. Nitekim Tanzimat, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet reçeteleri tarihin tozlu raflarına terk edilmiş bunun en tipik örnekleridir. Öyle ki çözüm diye kör kütük Avrupa’dan aktarma küllenmiş suni reçeteler bunalımdan çıkışımıza çare olmadığı gibi kültür kodlarımızda derin yaralar açmış ta.
Hele bilhassa Orta doğuda cereyan eden olaylara baktığımızda bizim ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü olmamızı zaruri kılmaktadır. Madem öyle, bilgi ve kültür ağımızı geliştirmek mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde 2023 Yeni Türkiye hedefimiz bir hayalden öteye geçemez. Unutmayalım ki tek başına bilgi donanıma sahip olmakta yeterli kriter sayılmaz. Nasıl tek başına kriter olsun ki, bir kere bilgi kendiliğinden 'değer' üretmez ki, bu yüzden sadece bilgiyle yetinemeyiz, İslâm’ın telkin ettiği hiç ölmeyecekmiş dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahret sermayesi değerlerle de kendimize yol, usul, yöntem belirlemiz gerekir. Madem öyle topyekûn maddi ve manevi kalkınma seferberliği bilinciyle vakit ‘çokluk içerisinde bir olma’ deme vaktidir. Kaldı ki bunalımdan kurtuluş vakti çıkış için çözüm yolu aramak sadece bize mahsus bir durum değil, tarihi süreç içerisinde her ülkenin bunalımlar karşısında sıkça başvurduğu metottur. Şöyle ki;
Yıl 1929, yani Amerika’da başlayıp hızla dünyaya yayılan 40 milyon insanı işsizliğe mahkûm kılan bunalımın adıdır bu yıllar. Malum bu kriz dalgası klasik kapitalist teorisini gafil avlamıştı. İşte tam o sıralarda kötü gidişi önleyecek “Keynes Modeli” arayışı devreye girer. Derken kitleler bunalımdan kurtuluşu bu modelde görürde. Çünkü Keynes piyasanın canlanması için devletin can simit rolü üstlenmesi gerektiğini savunmuş bir düşünürdü. Yani, savunduğu modelle devlet şu veya bu şekilde piyasaya para sürüp kendiliğinden arz (üretimi) canlanmış olacaktı. Gerçektende bu model 1970’lere kadar tutmuşta, ancak bir noktadan sonra bu modelde ihtiyaçlara cevap veremez olmuştur. Yani bir başka bunalım su yüzüne çıktığında başka arayışlara yelken açılmak zorunda kalınır. Zira bu kez ortada her an patlamaya hazır talep enflasyonu denen bir bunalım söz konusuydu. Dolayısıyla Keynes modeli bu yeni bunalım karşısında çare olmayınca bir başka model arayışı kaçınılmaz hal aldı. Sonradan anlaşıldı ki meğer hangi model ya da hangi ideoloji olursa olsun 20-25 yılı geçmeyecek bir ömre sahipmiş. İcabında günü gelip miadı dolduğunda bir kâğıt parçası gibi buruşturulup çöpe atılır da. Hele bu ideoloji insanı hiçe sayıp tek temel kriteri maddeyse atılmak bir yana yakılmalı da.
Şu bir gerçek, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir, yani insana bakışları kölece olmasıdır. Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkûmdur. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakıştır. Yok, eğer kim bu bakış açısını kendinde görüyorsa bu düpedüz en kaba tabirle tüm insanlığı linç edip hayvan mertebesine indirgemek olur. Bu tip ideolojik beyinler insanı hayvan olarak göre dursunlar, bakın yüce Müberra Dinimiz insanı yaratılmışların en üstünü, yani Eşref-i mahlûkat olarak görür. İşte bu yüzden Müslümanlar olarak insanı, bilhassa gençliği Allah’ın mukaddes emaneti olarak biliriz. Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bilakis Peygamberimizin gençken içinde bulunduğu Hılful Fudul, yani sivil organizasyon ruhudur.
Malum, Marksizm ekonomiyi temel değer olarak alt birim basamağına, sosyal ve kültürel değerleri de üst birime oturtmuştur. Maalesef bu durum materyalist zihniyetin çarpık açmazıdır. Hem de ne açmaz, kültürel değerleri burjuvazinin yutturması görmekteler. Düşünsenize bu sapkın zihniyette insan bir meta, bir ırgat, ya da makineye bağlanmış proletaryadır. Ne kadar ekmek o kadar köfte misali çalıştığı oranda değer kazanır. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak uygulamalarla kitleleri canından bezdirmişlerdir. Bezdirdiler de ne oldu, bir baktık totaliter uygulamalar ancak yetmiş yıl sürdürülebildi. Sonunda komünizm Sovyetler Birliğinde yıkılır da. Kapitalizm ise bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantığı ile hareket etmiştir hep. Doğru mantık mı? Bunu bir örnekle misillendirdiğimiz de görülen manzara şu ki, iki takım sahada ama hakemsiz, varın oynanan oyunun getireceği olumsuz havayı siz düşünün! Maç boyunca tam bir kargaşa ve fiyasko içerisinde neticeleneceği muhakkak. Elbette ki aynı durum ekonomik faaliyetler için de geçerli. Eğer yürüttüğünüz ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi ise devletin hakemliğinin dışında yürütemezsiniz. Aksi halde haksız rekabetin doğuracağı sıkıntılarla baş edemeyip cebelleşip durursunuz İllaki haksız rekabet ve tekelci girişimlere geçit vermemek için devletin hakemliğine ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete 'hakem' rolü biçtik, 'hâkim' rol değil, niye derseniz, her şey gayet açık ortada; Devlete hadimiyet bilinciyle hakemce tavır sergilemek için vardır. Bu yüzden 'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet' deriz biz. Ki, bu söylem, bizim medeniyet kodlarımızda zaten var olan diriliş devlet manifestosudur. Diriliş manifestomuz aynı zamanda kendi Rönesans (yeniden doğuş) modelimiz olup bağrında hem toplumcu yönü olan, hem girişimci yönü olan, hem de özel teşebbüs yönü olan bir manifestodur. Ve bu modelde her türlü ayırımcılığa yol açacak 'sınıf’çı anlayışa asla yer yoktur, kabul görmez de. Çünkü bu milletin omurgasını oluşturan işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işvereniyle hepsini bir bütün olarak görürüz.
Bakın, İslam'ın ruhunda ekonomi tek temel değer değildir, ekonomi daha çok manevi değerlerin üstüne inşa edilen bir değerdir. Dolayısıyla İslam'da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil 'vasıta' olup manevi değerlerden bağımsız faktör olarak görülmez. Zaten ekonomiyi maneviyattan bağımsız ele alıp diğerlerini yok saymak, eşyanın tabiatına aykırıdır. İster cemaatten cemiyete, isterse cemiyetten millet olmaya geçişte olsun, her şart altında insanları kucaklamak onları olduğu gibi kabul etmek ve teşkilatlanmalarını sağlamak sivil katılımcılığın dirilişi olacaktır. Zira cemaatten cemiyete, cemiyetten millete geçişte hepimiz kardeşiz bilincinde olmak yeniden diriliş kodumuzdur. Aksi halde sınıfçı anlayışların düştüğü çukura pekâlâ bizlerde düşebiliriz. Sınıfçı ve ayırımcı modeller batının insanlığa saçtığı bir hastalık tablosudur. İşte bu hastalık tablosunu bilhassa gençliğe model diye yutturmak bedbahtlıktır. Oysa gençliğin bunalımdan çıkaracak tek yol hem maddi hem de manevi kalkınmayı aşılayacak öğretiden geçmekte. O halde neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Asla kökü dışarıda tüm ideolojiler derdimiz olamaz, hem bu ideolojiler ne zaman yaramıza merhem olmuş ki şimdi de olsun.
Evet, Türkiye’nin çağ atlaması gençliğini ideolojilerin kıskacından kurtarıp aydınlığa kavuşturmasından geçmektedir. Şayet bunun başarırsak kendi kültür kodlarımızla uyuşan ve dünyadaki gelişmelere açık bir zihni hamleyle dirilişimizin gerçekleşeceğine inancımız tam olacaktır. Şu da var ki bunalım her devirde var olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bize düşen yeniden diriliş için özümüze bakıp bilgi ve bilgi ötesine sıçrayacak gençliği yetiştirmek olmalıdır.
Velhasıl; her alaca karanlığın arkasında mutlaka aydınlık vardır. Hele Başkanlık sistemine geçişle birlikte kim bilir, aydınlık yarınlar belki yarın, belki yarından da çok yakındır.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2338/bunalimdan-cikis-vakti.html
 
Üst