Yalnızlık Bilmeyen Bahçeler

saf deha

Profesör
Katılım
26 Kas 2007
Mesajlar
1,307
Tepkime puanı
120
Puanları
63
Konum
ankara-kayseri

Bu dünya öylesine karmaşık ki… İnsan yalnız yaşamıyor, plansız paylaştıkça da araya soğukluk giriyor. Uzun süreli ilişkiler nerdeyse yok gibi. Birbirini çözen insanlar, paylaşmanın zevkine ermek yerine adeta birer düşman oluyor. Biriyle tanışmak istesem, “Sizi tanımıyorum ki…” diyen birisi, tanımış olsa, ne kadar süreli paylaşabiliyor ki… Asıl önemli olanı bundan sonrasında, dövüşmek, haset etmek, kin gütmek ve hatta öldürmeye varan sonlara şahit olunabiliyor. Birbirini tanıyan bu insanlara birdenbire neler oluyor da, ilişkilerinin akıbeti bu noktalara kadar varabiliyor?
Kitapların ilk sayfaları okuyucuya zor gelir, eğer sabrederse okuyucu bir kitabı bitirebilir. Tanıma aşamasında, heyecan vardır, büyük oranda da sahiplenmek. Yalnızlık rüzgârına kapılmış kişi, kendisine değer veren birini bulduğunda, her anında saldırıya geçer gibi, birlikte olmaya ve paylaşmaya can atar. Her şeyini, kişiliğini bilmek ister. Sanki mirasyedi gibi o kadar kısa sürede senli benli olur ki, sahiplenmenin üslubu içinde emrivakiler başlar. Başta ayıp olmasın diye katlanılan bu paylaşımlar, kısa sürede tavizkar hale gelince ilişki kopuverir. Buna dayanamayan sahiplemiş kişi, bu sefer düşmanca davranmaya başlar. Sanki elinden alınmış oyuncağıymış gibi, madem oyuncağını oynayamıyor, başkasının da oynamasına izin vermeyen, bir oyuncak kırma konumuna geçer. Kıramadıkça, üslup şiddetlenir, diş geçiremiyorsa da öldürür. Birisi mezara diğeri hapishaneye girer. Yalnızlık çeken kişi, karanlık bir zindanda konum itibariyle de tam teşekküllü yalnızlığa mahkûm olur böylece.
Kişi ölüme yalnız gider. Bu zor sınavı yalnız başına yaşaması gerekir, yani yalnız başına. Sanırım yalnızlığı, başkasının olmadığı bir yaşam olarak gördüğümüz için bu sıkıntıları yaşıyoruz. Oysa yalnızlık, kişinin kendisi ile ilişkisini kesmesiyle başlar. Kişi kendi başına ayakta durmayı öğrenmelidir. Eğer çok kalın giymesi gerekiyorsa, kalın giymelidir. Eğer az yemesi gerekiyorsa az yemelidir. Kıyası başkası olması yerine, kendi bedeni ve ruhu olmalıdır. Her beden ve ruhun ihtiyaçları, kişiliği ve ayrı istekleri olduğu gibi bir şeylere dayanma sınırları da vardır. Buda ancak kendimizi tanımamamızla mümkündür. Eğer kendimizi tanımışsak, başkasını tanımaya ihtiyacımız kalmamıştır. Karşımızdan ne istediğimiz bilir ve ortak faydaları yani lükslerimizi paylaşırız. Aynı hedefleri olan aşk ve arkadaşlık, ne zaman yaşarsa yaşasın sonsuz bir beraberliği isteyecektir. Sahiplenmeyecek, her şeyin yokluk olduğunu emanet anlamında bilecek ve denk geldikçe paylaşmayı gerçekleştirecektir.
Duygusallığın önünü kapatmayalım ama gerçekçi de olalım. Eğer ilişkileri bir alış-veriş şeklinde görürsek, onun ölümü çok kısa sürer. Böyle olacak diye de ön yargılıda bulunmayalım. Her bilmediğimiz seçeneği, en iyi bilenden, en iyi yazandan öğrenelim. İlişkilerimiz olmalıdır. Düşmanca tavırları olan bir dinamit toplumu yerine, sevgi toplumunu paylaşalım. Selamlaşalım. Güler yüzlü olalım. Her insanın ağır yükü varken, bir başkasına yük olmayalım. Eğer tutabilirsek yükünün bir köşesinden de samimi olarak-hiçbir şey beklemeden tutalım.
Kendimizi tanıyalım
Karanlığımızı aydınlatalım
İçimizden gelene kulak verelim
Eğer kendimize zarar vermek istemiyorsak
Onun her derdine koşalım.
Eğer biz kendimizi tanıyorsak
Dışımızda hapishaneler olamayacak
Güllük, güneşlik, bostanlık sergilerinde
Kendinden emin bir toplum çevremizde bulunacak

Kur’an ağacının sünnet meyvelerinden yiyelim. Onu yaşam bahçemizden eksik etmeyelim. Eğer onunla yatıp kalkar ve her köşemize onu dikersek, kendinden emin, koruyanı Allah olan kulların, yalnızlığa yabancı yüzlerin boyutunda yaşarız. Tek yapacağımız bu ağaçların dikildiği ormanlarda yaşamayı istemek. Kişiliklerin misk kokan nefeslerinden, dostluk çiçeklerini koklamaktır bunun adı. Dikelim, büyütelim ve koklayalım, lütfen tembellik etmeyelim. Miskin halimizden, şikâyetten bıkmayan nefsimizden kurtulup, şu an dikmeye ne dersiniz…

Saffet Kuramaz
 
Üst